26 Ocak 2012 Perşembe

Aşk-ı Kübra Ne Demek ?

Uzun zamandır bana sorulan soru "aşk-ı kübra" ne demek ?Bende bu sorulara gerek maille gerek facebook yoluyla mesaj atanlara cevap verdim fakat siteye bir açıklama olarak yazmadım. Siteye girenlerin arama motorlarına baktığımda çoğu kişi "aşk-ı kübra ne demek" sorusuyla girdiklerini gördüm. Bunun için buradan da bir açıklama yapayım. Aslında ben pek sevmiyorum kendi cümlelerimin bu bloga karışmasını. Kendi cümlelerimin blogun -bana göre- varolan büyüsünü bozduğana inanmışımdır. Bu yüzden hep beğendiğim, etkisinde kaldığım şiir ve yazıları paylaştım.

Aşk-ı Kübra ne demek? sorusuna gelirsek. Yaklaşık 4 sene önce kübra'nın büyük olduğunu risale-i nurda okuduğum Mahkeme-i Kübra yani büyük mahkeme günününden esinlenerek bunu aşk-ı kübra olarak bir blog açmak istedim yani büyük aşk anlamında. Aslında böyle bir kelimenin var olacağını düşündüm özellikle tasavvufi bir kelimele olarak. Fakat googleda aşk-ı kübra olarak sorguladığımda tek bir sonuç vermedi. Bu da benim için özel ve güzel bir anlam oldu. Çünkü aynı kelimelerin sürekli elden ele dolaşması o sözün bendeki manasını yitirdiğini düşünmüşümdür. Mesela 6-7 see önce ah minel aşk kelimesi benim en sevdiğim cümleydi fakat 2-3 senedir herkesin aynı sözleri kullanması bende ünsiyete neden oldu. Gerçi aynı durum aşk-ı kübra içinde geçerli. Gerek blog olsun gerek face begeni sayfamda olsun gerekli özen göstermez oldum. Bunun nedeni bir sürü aşk-ı kübra türedi. Şiirleri, şarkısı, hatta kitabı bile çıktı bu nedenle bu da bende etkisini yitirdi. Ama yinede blogumu seviyorum.

İkincisi büyük aşk derken neyi kastettiğimi soruyorlar. Bunun hangi aşk olduğu hakkında sınırlama getirmedim. Çünkü herkesin kendine göre büyük aşkı vardır. Birisi bunu Allah aşkı olarak nitelendirir, bir başkası sevdiği kıza veya rkeğe olan büyük aşkı olarak nitenlendirir. Yani kimin aşkı nereye büyükse onadır Aşk-Kübra. Bir anlamda ben bir elbise diktim nasıl giyileceği konusunda giymek isteyenlere bıraktım.

Selametle.

21 Ocak 2012 Cumartesi

Antakya// Kozmopolit Sokakları - Kendi Çekimlerim






































18 Ocak 2012 Çarşamba

Aldanma ki şâir sözü elbette yalandır



Ger derse Fuzuli ki “güzellerde vefâ var"
Aldanma ki şâir sözü elbette yalandır

Fuzuli

...


23 Aralık 2011 Cuma

TEKFURUN KIZI


Dinlemek için tıklayın


Ben seni alamam ah Holofira*
Azığım tam takır bineğim nalsız
Bir bende geçerim kalacağım yok
Dostlarım bivefa düşmanım yalsız
Kolum halat değil bakracımda kum

Ben seni alamam ah Holofira
Sade yoksulluktan yokluktan değil
Eline kir olsun elli üç lira
Amma ki alamam
Bir uzak sevi gelmişte çökmüş ta onlar gibi

Ben seni alamam ah Holofira
Geç git hiç bakmadan eylenme emi
Pusatları parlak bimbaş istesin
Seni ulak elçi naib-i kral
Ben hoyrat söyleyeyim, el bana hoyrat
Gelip de ne diyeyim şu dillerim lâl

Ben seni alamam ah Holofira
Baban kâfirine kılıç üşürsem
Hem de gece bassam iti uykulu
Şöyle “ya Allah”la bohçanı dürsem
Amma ki alamam

Yaradan beni ne ardıç ne çınar ufarak çayır
Koşumun gıcırdar ölmek dilerim
Bağrım kaynıyordur yüklerim ağır
Sen bir düş imişsin kuşluk çağında
Soluma tükürdüm rabbim gafurdur
Bilesin kavuşmak yoktur İslâmlıkta
Kavuşan kısmısı ancak gâvurdur.
Süleyman Çobanoğlu


HOLOFİRA: orhan gazi'nin eşi nilüfer hatun'un evlenmeden önceki adı.

18 Aralık 2011 Pazar

Sezai Karakoç// ölüm ve çerçeveler




Bir lâmba yanıyor, hafif ve sarı,
Garip bir yolculuk, tren ve Gülce.
Bölüyor bir hançer, ah, rüyaları:
Bir rüya, bir hançer, bir el; ve, ve

Lâmbalar yanıyor, hafif ve sarı;
Gece kar yağacak sabaha kadar.
Toprakta et, kemik çıtırtıları…
Yarı ölüleri bir korku tutar
Değince bir taşa kafatasları.
-Ölüler ki yalnız tırnakları var,
Ve yalnız burkulmuş diz kapakları…-

Bir lâmba yanıyor, hafif ve sarı;
Açıyor elini göğe bir kadın.
Uzuyor, uzuyor altın saçları
Uğrunda ölünen güzel kızların…

Bir lâmba yanıyor, hafif ve sarı;
Esmer delikanlı, hatıra ve kan.
Yeşil gözlü kızın hıçkırıkları
Sızıyor bir kapı aralığından;
Lâmbalar yanıyor, hafif ve sarı.

Lâmbalar yanıyor, hafif ve sarı;
Çocuklara açar mağaraları
Gün görmemiş kuşlar ve örümcekler.
İlân-ı aşk eden dil balıkları
Aşina suları çabuk terkeder..

Lâmbalar yanıyor, hafif ve sarı;
Bakıyor ateşe, küle böcekler.
Köpekler parçalar kanaryaları,
Mektupları bir boz ağaç kurdu yer.
Baykuşlar ötüyor harabelerde;
Yanıyor lâmbalar, hafif ve sarı.
Bir kaza kurşunu bulur her yerde
Süvarisiz şaha kalkan atları…
Bir ruhun ışığı vardır göklerde,
Lâmbalar yanıyor, hafif ve sarı;
Ötüyor baykuşlar harabelerde.

Bir lâmba yanıyor, hafif ve sarı;
Titriyor yıldırım düşmüş gibi yer.
Bekledi arzuyla karanlıkları
Anneler, babalar, erkek kardeşler.
Ta içinde duyar ani bir ağrı,
Bir hüzün şarkısı tutturur gider
Anneler, babalar, erkek kardeşler.

Lâmbalar yanıyor, hafif ve sarı;
Her yatak dopdolu, bir yatak bomboş.
Bir neşe şarkısı tutturur gider

Birinci, ikinci, üçüncü sarhoş;
Kurşunlar sıkılır göklere doğru,
Serçe yavruları yuvada titrer.
Lâmbalar yanıyor, hafif ve sarı…

Bir lâmba yanıyor, hafif ve sarı;
İnce yelkenleri alıyor yeller.
Titretir kalpleri ve bayrakları
Gemiden toprağa uzanan eller.
Lâmbalar yanıyor, hafif ve sarı,
Bir yosun köküne hasret kalacak
Gizli hazineler, su yılanları…

İnce yelkenleri alıyor yeller;
Bir lâmba yanıyor, hafif ve sarı.
Beyaz pelerinli hür tayfaları
Kendine bağlıyor siyah kediler;
Titriyor gönüller ve kara bayrak,
Bir yosun köküne hasret kalacak
Gemiden toprağa uzanan eller
Bir lâmba yanıyor, hafif ve sarı.

Bir lâmba yanıyor, hafif ve sarı,
Garip bir yolculuk, tren ve Gülce.
Bölüyor bir hançer, ah, rüyaları:
Bir rüya, bir hançer, bir el; ve, ve, ve…

Sezai KARAKOÇ

2 Aralık 2011 Cuma

Şu zaman çıkmazında alıp beni bir altmış yaşa bağlıyorsunuz..


Şu zaman çıkmazında alıp beni bir altmış yaşa
bağlıyorsunuz
Doğmadan ölüme yöneldik gerisi yok diyenler var
Sınırlı yıl oyunlarına inananlar var
Sizin güveniniz bir güneş düzeninde
Ben mezarların karanlık çağına dayanıyorum
Bir ağacı büyütüyorum her yerimle
Bir ağacı uyguluyorum -- her şey bir ağaç düzeninde --
Yerde gökte ve her her yerde
Dallarında ben ağacın incecik köklerinde
Boğuluyorum -- bağlanıyorum --
Ben mezarların karanlık çağına dayanıyorum.

Erdem Beyazit

Doğum günümde bu şiiri hatırlamak güzel

24 Kasım 2011 Perşembe

Seni sevdiysem hatıram olduğundandır



"Züleyha kendi kalbine baktığında, Yusufu neden sevdiğini ve Yusuf;u nasıl sevdiğini merak etti ilk kez.Perdeler kalktı kalbinin üstünden.Işık.

Yusuf seni sevdiysem, dedi züleyha, hükümdarın tahtına hükümdardan başkası oturamayacağından.Şehzade için saklanan giysiler ancak şehzadenin bedenine uyacağından.Padişahların ülkeler fethettiği görülmüştür de, kölelerin ülkeler fethettiğine bir Yusufta tanık olmuşunuzdur.Görüyorsun ya Yusuf,seni sevdiysem yazgım bana yapacak başka bir şey bırakmamış olduğundan.Senin güzelliğin gibi benim de muhabbetimin nedeni olmadığından.

Seni sevdiysem, seni her görmemde ikinci kez görmediğimden.Her görmemde seni yenidenmiş gibi değil,yeniden gördüğümden.Odama her girişinde ilk kez girdiğinden.Kendi kendine bile tekrarlanmadığından sen.

Sevdim seni, seni sevdiysem, bir eşikten geçtiğimdendir.Bir kentin içine düştüğümden ve bir kenti içime düşürdüğümden.Ben ki tüm savaşlarımda hem kumandan hem neferdim.Ürkektim, delişmenliğim korkunun rengindeydi.Bu yüzden seni sevdim.

Ellerim toprağın derinliklerinden çıkarılmış çok asırlık bir tütsü kabına aniden değiverdi, gözyaşı şişesi kırıldı birden,başkalarının olan onca acı kalbime giriverdi.Yusuf ben seni, sevmiş ve sevecek bütün kalplerin sırrına ortak olarak sevdim.

Ve biliyor musun ki, seni sevdiysem, bütün ruhların yaratıldığı ve henüz ruhlara cesetlerinin biçilmediği o mecliste senin yanında yer almış olduğumu hatıramda taşıyor olduğumdandır bu.Bunca kolay terk ediyorsam varlığımı senin varlığına o şimşek parıltısı anın anısını gözbebeklerimde sakladığımdandır.

Bu kadar tanıdık buluyorsam kalbimi kalbine, bu kadar tanıdık ses veriyorsa kalbim kalbine, o ezeli uğultuyu hala kulaklarımda taşıdığımdandır.Seni bu kez hatırladıysam Yusuf, o kez unuttuğumdandır.

Seni sevdiysem hatıram olduğundandır...

Bilmediğim bir şeyi hatırlamam zor, unuttuğum bir şeyi hatırlamamsa kolaydır benim.Bu yüzden ey benim kentimin sokaklarında gezinen baharat tüccarı, ey beni unutmuş olan büyücü, senin için hazırladığım simyanın karışımı ilk günün hatırasındandır.Beni hatırla.Hatırla ki senin hatırlaman da benim hatırlamam kadar kolaydır.

Yusuf, dedi Zülyha,seni sevişim ilk anda hem kendi başımı verdiğim hem senin başını götürdüğüm bir ihtilal olacak.Ama yazgı, kanı ihlal edilmiş bu ihtilali bozacak ve herşey güzel olacak.Zaman geçsin, herşey sonra olacak.Çok yakında bir bela örtüsü örülecek üzerine senin.Ama aşkın hülasası, çok geçmeden varlığın nizamında anlam kendisini bulacak..."



Nazan Bekiroğlu-Yusuf ile Züleyha...

16 Kasım 2011 Çarşamba

Şem ü Pervane

Aşk bir farkına varış, bir idrak seviyesidir…
‘Aşk odu önce ma’şuka, andan âşıka düşer.’ derler, malum.
Yani aşk ateşi önce sevilene ondan sonra sevene düşer.
Önce sevilende bir ateş yanmalı ki pervane onun etrafında dönsün, pervane o ateşi görsün, sonra aşkının farkına varsın…
Pervane aşkını ispat edebilmek için gördüğü anda ışığı, etrafında dönmeye başlar.
Bir cezbedir bu. Bu cezbenin gittikçe daralan bir çemberi vardır. Işığın etrafında döner, döndükçe biraz daha yakından dönmek ister.
Işığı gördüğü anda aşkı ilmel yakin olarak tanıyan pervane, onu aynel yakin bilmek istediği için gittikçe mumun etrafındaki çemberi daraltıyor. Çember daraldıkça pervanenin aşkı artıyor, şevki artıyor, coşkusu artıyor.
Coşkusu arttıkça da cesareti artıyor.

Aşk cesaret işidir, neticede. Ve pervane cesaretle kanadını şöyle bir değdirir ateşe.
İlk lezzettir işte o acı.
Acı verir, yakar içini.
Ama ona verdiği acı o kadar hoşuna gider ki, daha fazla dönmeye başlar.
Acı ve lezzet…
Birbirine zıt bu iki duygunun bir arada olması nasıl mümkün…
İşte bu noktada, azabın ve acının lezzet olmasındaki sırrı yakalamak gerek.


Azap kelimesi ''azp'' kelimesinden türüyor.
Azp, lezzet demek.
Azabın ne olduğunu buna göre ölçün ve düşünün. İşte kanadının ucunu bir defa yaktığı zaman pervane ilk azabı duyar; fakat öyle bir lezzettir ki o azap…
Bu azap ve ondan alınan lezzet, insanı yavaş yavaş nefsinden sıyırıp vuslatı mümkün kılar.
Bu sefer daha büyük bir cesaretle kendini ateşe atarcasına gider ışığı kucaklar.


Ve burada ateş pervaneyi yakar kavurur.
Bir buğday tanesi gibi toparlayıp yere düşürür. Artık pervane ‘hakkal yakin’ biliyordur vuslatı.
Bu fenadır. Bu canını verdiği noktadır.
Mumun bundan haberi bile yoktur belki. Olmasına da gerek yoktur. Bu pervanenin aşkıdır çünkü.
Aşkı uğruna can veren pervanenin aşkı. Ama öbür taraftan mum da yanar.
Onun aşkı da, acısı da kendincedir.
Önce can ipliğine bir ateş düşer ve yanmaya başlar mum…
Sonra içindeki o yangını söndürmek için gözyaşı döker.
Ateşi su söndürür çünkü.
Ama mumun gözyaşları onun ateşine daha da bir güç verir, elemi arttıkça artar.
Ve erir can ipi, sevgilinin yolunda yok olana dek…

İskender Pala