31 Aralık 2009 Perşembe

züleyha değilsen , peşine düşmeyeceksin yusufların..






Yusuf olmaksa muradın ya da Züleyha; Korkmayacaksın ölümden. Ölümün ayrılık değil kavuşmak olduğunu bileceksin.Dünyaya kafa tutacaksın tek başına. Yandaş yoldaş aramayacaksın. Bir Allah'ına bir kendine güveneceksin sadece. Yol arkadaşın terk etse bile seni yarı yolda, aşkına sahip çıkacaksın sonuna kadar. Tek başıma taşıyamam demeyeceksin. Ölünceye kadar taşıyacaksın şerefle.Karşılık beklemeyeceksin. Sevmek olacak tek amacın. Sevilmemişsin ne fark eder.


Ayıplanmaktan korkmayacaksın. Sevgini gurur madalyası olarak taşıyacaksın göğsünde, kim ne derse desin...Sevgin için zindana atılmayı da attırmayı da göze alacaksın. Karanlıklar sırdaşın, böcekler yoldaşın olacak.Bileceksin sonunda ayrılık olduğunu. İsyan etmeyeceksin, vuslat beklemeyeceksin.

Zaman ve mekan sizi ayıramayacak. Nerede olursan ol, her daim sevdiğinin yanında olacaksın. Üzüntüsüne üzülecek, sevincine sevineceksin. Sanma ki beraber olmak için yan yana olmak lazım. Gönüller beraberse mesafenin ne önemi var!..

Gönül gözüyle görecek, duyacaksın. Gönül diliyle konuşacaksın. Bilmez misin gönlü kainat bile kuşatamaz dar gelir. Gönül dilinden anlamam konuşamam, dayanamam bu çileye karşılıksız hiçbir şey veremem diyorsan; talip olmayacaksın Yusufluğa. Yusuf olmak için Yusuf gibi yürek gerek, gönül gerek, iman gerek. Züleyha değilsen eğer peşine düşmeyeceksin Yusufların. Kendi ayarında birini seveceksin ki mutlu olasın.

Her babayiğidin harcı değildir Yusufluk ve her kadının harcı değildir Yusuf yüreklileri taşıyabilmek, layık olabilmek, Züleyha olabilmek!...
ALıntı

İzlemek için tıklayın

30 Aralık 2009 Çarşamba

GİT DERSEM KAL.


Üzerimizden bir ruh geçti,
başka birinin ruhu,
kokular karıştı sıvılar, katılar, hayaller,
yazılar, kafalar karıştı…
renkler karıştı, diller dolaştı, tirtir titredi tenler,
dudaklar…
karışmayan tek şey var
kalpteki parmak izleri…

kelebek dersem git,
git dersem kal…

27 Aralık 2009 Pazar

İbrahim Sadri- Unut




Unut
Yağmur tanesini
Unut
Saçların rengini gözlerin karasını
Unut
Şarkıları
San defter yapraklarını
Baktığın aynaların arkasını unut
Unut
Kahverengi fotoğrafları
Adresleri unut
Rüzgarı
Rüzgar değince ağlatan saçlarını
Unut
Sil bütün isimleri
Yak şiirleri
Olmasınları olmayacakları olmadıları unut
Bak yoksun
Yokluğunu unut
Bak gitmişin
Gitmeleri unut
Varsın keşke desin bir ses içinden
Keşkeleri unut oysaları unut
Gözlerini unut
Bu şehri unut
Kor gibiyken içimde
Kendin gidip beni burda kor gibilerini unut
Unut
Unuttuğunu
Islak incir tanelerini
Zeytinin rengini
Ekmeğin buğusunu
Sen mi geldinleri unut
Unut işte
Unutmak en iyisi
Unut iyisi mi
Hep ellerin sıcaktı ya
En sıcak ellerindi
Elin elime değdiğini unut
Unut
Yıldız yıldız
İstanbul istanbul
Akşam akşam
Yavaş yavaş
Şarkı şarkı
Nasıl diyorlarsa nereye koyarsın böyle bir aşkı
Öyle unut
Hiçbir yere koyamadığım bu aşkı

İbrahim Sadri

26 Aralık 2009 Cumartesi

RUHUN UYKUYA SAKLANMIŞ



Sessiziliğin içinde, uyanık gözlerinin ardında ki uykulu ruhunu uyandıralım mı seninle...Bebek ruhunu giydir bedenine,göz yaşlarını akıt temiz sayfanın üzerine...

Ağlamaklı gözlerinin ardında ki tebessüm dolu bakışını bırakıver yüzüne,çok şey istemedin geçmişteki halinde...Hatalar hepimizin,hatalar hepimizde...

Derin kaygılarının eteklerinden,koşuşturma dolu adımların seslerinden alıkoymalı,kendinle başbaşa bırakmalı seni...Korkar olduğun yalnızlığı düşürmeli önüne,diz boyu balçık hatıralardan çıkarıp atmalı başbaşa bırakmalı seni,sessizliğinle...

Senden düşen her yaprak ömründen ömür kopardı...Kuşun kanadından düşen tüy gibi hafifçe düştün ama ellerin kanadı...

Sıcak bir rüzgar esti yüzüne,aldı götürdü sendekileri ötelere...Sen de ne vardı ki sevindin senden gidenlere...

Hafifsin,yükün hafif...Hatırlıyorsun geçmişi...Neydi geçmişe geri götüren seni?Koşuşturmaların,içten hesaplaşmaların,ince eleyip sık dokuduğun önemli zamanların...Oysa hayattan ne bekliyoruz ki?Can acısını azaltıp,dünya rahatlığını çoğaltmak mı yoksa can acısını kucaklayıp,gönül rahatlığını tatmak mı?Geldik gidiyoruzun garip hüznü ile giderken gönül rahatlığını da tatmak ne güzel olurdu.İç çekişmelerinin ardında sessizliğinle kendini anlatıyorsun sessizliğe...

Görünürde eğilip doğrulan küçük cümleler mırıldanan bir vücut var.Görünenin görünmeyen sığlarına bırakmışsın kendini...Hissedilenler farklı;seni görenle, senin hissettiklerinin arasında..Bebek ruhunla,suçlu bakışlarınla yaralı ellerini açmışsın semaya...Sicim gibi dökülen gözyaşlarının seccadeye düşen ıslaklığıyla seni duyana,seni senden koruyana,seni senden daha iyi tanıyana yöneliyorsun.Seccadenin ipek dokunuşuna,arkanda kapattığın dünya kapısının huzuruyla loş odanın içinde kendine bile anlatmadığın kuytularda yatan benliğinle seni yaratana yöneliyorsun...Hiç birşey mutlu etmedi seni o an ki halinden başka...

Oysa neler istiyoruz hayattan?Neler bekliyoruz?

Kaldı ki beyaz kanatlar saracak vücudumuzu bir melek alıp götürecek ruhumuzu...


Mihrace Keskin





25 Aralık 2009 Cuma

Ihlamurlar çiçek Açtığı Zaman – Bahattin Karakoç

müzik - ıhlamurlar çiçek açtıgı zaman | izlesene.com


Dilimde sabah keyfiyle yeni bir ümit türküsü
Kar yağmış dağlara , bozulmamış örtüsü
Rahvan atlar gibi ırgalanan gökyüzü
Gözlerimi kamaştırsa da geleceğim sana
Şimdilik bağlayıcı bir takvim sorma bana
Ihlamurlar çiçek açtığı zaman

Ay, şafağa yakın bir mum gibi erimeden
Dağlar çivilendikleri yerlerde çürümeden
Bebekler hayta hayta yürümeden
Geleceğim diyorum ,geleceğim sana
Ne olur kesin bir takvim sorma bana
Ihlamurlar çiçek açtığı zaman

Beklesen de olur , beklemesen de
Ben bir gökkuruşum sırmalı kesende
Gecesi çok süren karlar buzlar ülkesinde
Hangi ses yürekten çağırırsa seni bana
Geleceğim diyorum,takvim sorma bana
Ihlamurlar çiçek açtığı zaman

Bu şiir böyle doğarken dost elin elimdeydi
Sen bir zümrüd-ü ankaydın, elim tüylerine deydi
Sevda duvarımı aştım, sendeki bu tılsım neydi?
Başka gezegende de olsan dönüşüm hep sana
Kesin bir gün belirtmem, ne olur takvim sorma bana
Ihlamurlar çiçek açtığı zaman

Eski dikişler sökülür de kanama başlarsa yeniden
Yaralarıma en acı tütünleri saracağım ben
Yeter ki bir çağır çiçeklendiğin yerden
Gemileri yaksalarda geleceğim sana
On iki ayın birisinde,kesin takvim sorma bana
ıhlamurlar çiçek açtığı zaman

Bak işte notalar karıştı ,ezgiler muhalif
Hava kurşun gibi ağır, yağmur arsız
Ey benim yeni alfabemdeki kadim elif
Ne güzellik ,ne tad var baharsız
Güzellikleri yaşamak için geleceğim sana
Geleceğim diyorum biraz mühlet tanı bana
Ihlamurlar çiçek açtığı zaman

Ihlamur çiçek açtığı zaman
Ben güneş gibi gireceğim her dar kapıdan
Kimseye uğramam ben sana uğramadan
Kavlime sadığım ,sadığım sana
Takvim sorup hudut çizdirme bana
Ben sana çiçeklerle geleceğim
Ihlamurlar çiçek açtığı zaman

Ihlamurlar çiçek Açtığı Zaman – Bahattin Karakoç

Seslendirme : Bedirhan Gökçe


24 Aralık 2009 Perşembe

Gel de Etme



Gelde şimdi aşkla meşk etme...

Her güne bir isim yazıp da gitme.

Her nefesi bir isme kurban edip,

Bu canı, cananın leblerinden dökülen tek bir cümlenin esiri etme.

Gel de şimdi,

Esir edenin cemalini her gördüğünde ıydine erme.

saadet bayri

http://www.kafvenun.blogspot.com/

22 Aralık 2009 Salı

Fuzuli, Fuzuli Söz SÖylemez




Canan ise matlub tama candan kes

Matlub ise can ümid canandan kes

Can sevmek ile müyesser olmaz canan
Ya bundan ümid ya tama andan kes.

(İstediğin canan ise can'dan ilgini kes. Can istiyorsan, canan'dan ümidini kes. Canı sevmekle canana erişilmez. Ya bundan ümidini kes, ya onu istemekten vazgeç)

FUZULİ...

Amenerrasulü süresinin anlamı



Peygamber, Rabbi tarafından kendisine ne indirildi ise ona iman etti, müminler de. Onlardan her biri ALLAH'a, meleklerine, kitaplarına ve resullerine iman etti. "O'nun resullerinden hiçbirini diğerinden ayırt etmeyiz." dediler ve eklediler "İşittik ve itaat ettik ya Rabbena, affını dileriz, dönüşümüz Sana'dır.
ALLAH hiçbir kimseyi güç yetiremeyeceği bir şekilde yükümlü tutmaz. Herkesin kazandığı iyilik kendi lehine, işlediği fenalık da kendi aleyhinedir. Ya Rabbena! Eğer unuttuk veya kasıtsız olarak yanlış yaptıysak bundan dolayı bizi sorumlu tutma. Ya Rabbena! Bizden öncekilere yüklediğin gibi ağır yük yükleme. Ya Rabbena takat getiremeyeceğimiz şeylerle bizi yükümlü tutma. Affet bizi, lütfen bağışla kusurlarımızı, merhamet buyur bize. Sensin Mevlamız, yardımcımız. Kafir topluluklara karşı Sen yardım eyle bize .
AMin

21 Aralık 2009 Pazartesi

Yanakların Üşümesin Diye mi Ağladın Efsa


geceydi… bir düşe düşmek bu kadar mı zor efsa’ ,

ve bir ölüm bu kadar mı düş?


Nakarat nakarat yalnızlığımdan seni besteledim, ah bu tını beni öldürmüyor da efsa’!

İstanbul’dan önce ben ağladım sabahında… Sözlerim kan çanağı, hüznüme ekmek doğrama! Dün gece üşüdüm de çok, kuşlar mı söyledi efsa’? Kalbimiz vardı evet titreyince bil(diril)dik. Sızlanmak de neymiş, eyvah eyvah öldük mü yoksa? Topuğumuzdan çekilen narin can değil de ne? Seni yaşatmak için çareyse, biz mi ölseydik?

Söyle, neye yarardı ki, son soluğunu yutmuşa? Bir can kaç soluk ederdi gözlerimizin yamasına? Soldu dilimin gülü efsa'.

Su; bir kursak geçimi su, acı(mı) yedirildik!

Bir mum yaktım geceye… Üfle(me)!

Hişşş… sen ses etme, melekler sus kesiliyor iki dudak arası emrine. İncinmesin gönlünün nazı, ben yüzdürürüm kâğıt gemileri bileklerinde. Bir sarışın geceydi ağlay(t)ışların, esmer kaldı göğ(s)ümde…

Ve efsa…

Ve masum…

Ve ahh…

Saçların niçin vardı ki senin ve gözlerin! Kimseler bilsin işte, senle diye ölümü de özlerim! Eyy seni, en seni ben de sevdim. Bir tebâreke saldım ardına, işittin mi huri güzelim? Ah efsa ahh… Şimdi uzanmışsın boylu boyunca bir mezar taşı keyfinde misin..?

Özlemek de var mı cennette, öyleyse en çok beni…

Sus/tum… Bildi ki arz niçin susulacaklar. Adınla gelen baş göz üstüne efsa’, yok mu o diyardan bir haber yangın sineye? Eyvallah olsun kahrına, narına, sitemine. Dudak bükersem Azrail’e hak ola(yd)ım senden önce! Bir mum, bir de su, dile gel hangisine meyledeyim? Önce yak, önce ver ateşe külümü ki hiçliğim bileyim. Allah’tan korktum efsa’, adında! Adımla korkma, yol dediğin eni boyu sen. Sen ki; hasret, sen ki; vuslata kasem! Doldurma çilemi efsa’, hükmündeysem.

Ört üstünü hadi, üşüyecek rahmindeki…

Tek kişilik masalarda bizden öteye kurul. Az beni dinlen, Firdevs yamacında yorulmadın mı zevkten? Bil ki burada iki adımda bir sen, on üç adım dört duvar mahsen! Son göçün müydü ki efsa’ yetişemedik kanadına! Pencerelerini sıkı kapama gök kubbenin, fısıltın varmıyor kıyılarıma. Seni hala seviyorsam yaşamadığımdandır efsa’. Bilirim ki sen haz etmezsin dirilerden, bu yüzden efsa’, işte bu yüzden önce öldüm! Seni seçtiler, çünkü sen kuldan da öteydin. ‘Sen biraz az bekle’ dedin, az/dım en çok bekledim. Bir kelam et efsa’ önümdekilere, çıktı canım beklemeden geçeyim!

Ve efsa’ ve mum ve kevser suyu gözlerin. Söyle hangi peygamber duasısın sen ? Kimler azarladı seni uykunda? Sabahına ağlama efsa’, melekler içleniyor.

Bildi(rildi)m şimdi efsa, aşk değiyor ömre sadece, el/değmiyor!

Seni gönle kondurana kurban olayım ki üç yeminin sonunda da sen! Ve aşktan gelmesin ki üç kitabın izninde esamen! Ahh bu kadar aşk olmayasıca!

Merhametsiz değildi billur suretine nazar eden ilk melek… Seni benden çok sevdi!

Olmuyor efsa’ olmuyor, sana ten boyu dokunulmuyor! Kefeni libasın öylesi hoş durmuş ki çocuksu endamında… Bari ekşit suratını, yine takılmasın ölümün hevesi suretine... Sahi, gözlerinin değdiği yerde görünmeyen mi var ki dalgınsın pencere kenarında…

Gözlerime saçlarını sür efsa’, bakıpta gör(e)miyorum! Sesleri geliyor oysa… Üç melek efsa’; su, sürme, ölüm kundağı… Elalığını sürülen sonsuzluk mu ki baktıkça d/üşüyorum. Topuğuna adımı yazdım, sağlam bas yere! Sığıntınım kucağında, eteğinle dualar mısın sabiliğimi efsa’?

Hani öldüm desem…

Hani özledim de bil…

Salınsa sesim gecene annen’ce, gel(e)mez misin?

Üç güne kadarmış hasret efsa’m üç gün kadar.…

az biraz bekle... eşikte cana sulanan melek değil mi, kıyamet dediğin?

Hadi! Ayart Azrail’i seni özledim!

Züleyha Çay

Körpe kalemlerden alıntı

20 Aralık 2009 Pazar

Leyla ile Mecnundan bir alıntı...





Madem ki Söz Sevgiliye Dair Değil, Akılda Tutmak Ne Lazım?
-Ey vücut tarlasının bereketi; ey ziyan olan ömrümün, elde kalan mahsulü! Övüncüm, şerefim, ümidim, oğulcuğum! Gönlü yıkık ihtiyar isterdi ki, bizden bu taht boşalınca, obamıza sen hâkim olasın. Halk seni görende beni ansın, adım seninle beka bulsun. Yoksa mirasım, varlığım ve obam yok olacak. Genç iken âşık olmak bir hünerdir belki... Belki olgunluk sınırına ulaştıran kılavuzdur. Şimdi ise akıl ve olgunluk çağıdır.

Bu maceralar sana yakışmaz. İnsanın kendi cinsi ile gezmesi hoştur. Bırak artık şu vahşi hayatı; terk et çevrendeki vahşileri, kurdu, kuşu... Ötelere göçme zamanım geldi, anacığın yapayalnız kalacak. Dünyada ümit bir direktir; ümidimizi yıkma. Hercayî ve derbeder olma.

Mecnun bu sözler üzerine başını kaldırdı. Bir an delilik zincirini kırmayı düşündü, ama yapamadı. Şöyle cevap verdi:

-Ey cihanda varı ben olan babam!.. Senin bu cisim ve canda neyin var? Cana tamah etme ki elbet geçicidir.Varlığını bir yana koy ve bir başkasının bil. Senin mecburen koyup gitmekte olduğun bir yere beni de bırakıp ne edeceksin? Oğlunu da kendin gibi hayal et. Malının başına geçtiğini farz et; o da başkasına koyup gitmeyecek mi, erinde gecinde?.. Hiç paramparça olmuş şişenin yapıştırılmasına imkân olur mu? Ben o hâldeyim ki özümden haberim yok. Sense sözümü tut, diyorsun. İçim dışım aşk. Batmışım bu deryaya. Sabrımı yele vermişim. Ben nerde; aşkımı bırakmak nerde? Ev bark, soy, sop, töre, âdet dedin. Bana birçok şeyler sayıp döktün. Duydum. Ne çare ki unuttum. Madem ki söz sevgiliye dair değil, akılda tutmak ne lâzım?..

Mecnun birden sustu ve bir “ah!” etti. Sonra kolundan kanlar akmaya başladı. Görünce bu hâle babasının telaşlandığını, “Dur” dedi,”üzülme. Leylâ kan aldırdı demincek. Cerrah koluna neşter vurdu, eseri bende göründü. Bu hep böyledir, can ile canan arasında. Gördün ki babacığım, biz de ikilik yok. Birbirimizde ayrık can yok. O, odur; ben de benim, sanma!.. Bu iki cisim bir canla ayaktadır. O mesut olursa, artar sevincim; üzülürsem ben, acı çeker o.”

Yaşlı baba sırra vâkıf oldu.Bu işin batıl olmadığını anladı. Ancak oğluna son bir vasiyette bulundu:

-Ben öldüğümde, oğul, öz âdetimizle inle ve sevabını bana gönder. Bari dost, düşman, ardımdan ağladığını görsün ve sana hayırsız evlat demesinler. Kimsesizliğim benden sonra annene utanç vermesin, halkımız benim de bir veliahdım olduğunu bilsin.

Cân verme gam-ı aşka ki aşk âfet-i cândır
Aşk âfet-i cân olduğu meşhûr cihândır

İskender Pala
Leyla ile Mecnun

19 Aralık 2009 Cumartesi

Mercan Dede - Mercanistan


- The most amazing bloopers are here

aşk geldi, damarlardaki kanım gibi oldu varlık boşalıp, her tarafım dost eliyle doldu zapteyledi bütün ensai vücudumu. kaldı kâvi bir namı bana, baki şu koskoca alemde yalnız bir kulum aşk olmasa hiçbir işe gelmezdi gün ışığı aşk geldi, damarlardaki kanım gibi oldu

Reklamlar :)




Biraz reklam yapayım.Nazan Bekiroğlunu ne kadar çok sevdiğimi az çok anlamışsınızdır :) Neyse dün akşam nun masallarını okurken nunmasalları adında bir sayfa açmak aklıma geldi. İçerik olarak da sadece masal ve hikaye eklerim dedim ve açtım. Birde bu içerik için elimde masallara uygun içerik olunca 5 dk içinde sayfa hazır oldu. Umarım beğenirsiniz ve ziyaretime gelirsiniz :)



http://nunmasallari.blogspot.com/

18 Aralık 2009 Cuma

Bab-ı Aşk


Bütün uzviyetimle senin içinde benliğimi eritip,

senin aşkına geldim.

Bana bab-ı aşkını

Ey ezelimim ve ebedim yalnız sana olan

Sultanım...

(M.Adın)


17 Aralık 2009 Perşembe

Şeb-i Aruz

amatör - Şeb-i aruz | izlesene.com


MevLana ...!
''herkes ölümden bahsetti , ben ise vusLAttan '' .. der..
O'nun gibi teslim olabilmek , sevmek .
Sen sevdiğine kavuştun bizimde en buyuk SEvgilimiz O ama bilesinki Sen'de sevdikLerimizdensin ..
çağır beni huzuruna Allâh için..

15 Aralık 2009 Salı

Kıyama Kalk Ey Aşk-ı Sücut!



Kan damladı gökkubbenin şakağından yazgıma… Bozuldu düşüm…
Bir nefes lazım şimdi bana ölmek için…


Eyy ardından koşarken ardıma kalan yar! Hesap dürüldü aşkla, sicilime al düştü... söyle istanbul’una, değmeyin artık bana…Ölesi aşikar, sereserpeyim işte, alnımın karasını yalayan zefzefelerin çıkmaz sokak kuytuluğunda.Sırtımda yalın bir aşk ,kulluk namına…Örtün mahrem sızılarımı örtün ,
utanıyorum arzdan…!
‘’VENNECMİ ! ‘’…Zelilim el aman !
Didik ettiler taa içimi, en ürkek yanıma sözlerini dikerek! Ellerim vardı yanımda bir tek, yüzüme kapanası ellerim… ‘’AŞK ! ’’ dediler…Sustular… Meylettim diz üstü…

Berzahındayım… Gayrı ölümsüyorum içimi, gülümseyerek…Cehennemden sıçramış bu harlanış ki, ölüp ölüp dirilmeler vaktinin vakad’ıyım! Bağdaş kurdum işte mizanın kıyısına, alacaklıyım verdiğim kadar… Ellerim…Düşün yakasından yarin…Dilim sus, günah kadar!
Hadi… Ör saçlarını nil kıyımına Züleyha,yum gözlerini aleme ki bilmesinler , leyl çökmüş kirpiğinde bir
‘’Yusuf lekesi’’ var !!!

Doğruluyorum yâr’e kıyamdan…
BİSMİLLAH…
Bu aşk sana AŞİKAR!

Vaktidir.. LA Azrail, nazar etme ömre !
Ve sen ey aşk! Kalem hakkı için söyle! Kuyudan bozma yürek aralarında zamana uğramayası mısın sen!Hep ölüme özentili ölümsüz bir yanılgı mı kalmaya ahdettin..?Dünlerinden yitik Orta Asya’nın bağrına yamanan ,kurutulmuş kan bezeli bir yara mı kalacaktın, ümmete kanayısı…
Ömrün bir ‘’sus’’ boyunda mıydı ki ölçüsü alındı? Kelepçeli özgürlükmüş yalnızlık, eyvallah,kursağıma dolandı…
Peki neden yüzün bende hala… Sahi… Senin gitmelerin hep ardına mıydı..?

Ahh şehr-i yâr! Derinlikli besmeleler salıyorum, ciğerlerini gelgitleyen mavinin arsızlığına…
Heyhat İstanbul!.. Az durulsana…

Zelilim… arasatta yalan sayılmaz sandım… yetişemedi bir Arafat duası ardıma ki, başım önde tattım
kızıl elmadan…
heyyy! Beni hüzne yalnız ayartan iblis! Şimdi çiğne en pak amelimi dişlerinin arasında ! İsrafil üflüyorken sur’uru şah damarıma, gel ya Azrail, hükmü vurmadan akla! Tırnağımdan başla içimi sökmeye eyy Meryem, heybende ki hurmayla damağımı ısla… Yum beni Yusuf’un gözlerinde, sandık lekesi vurmadan yazgıma…
çenemi bağla yar! Ki lanetlenmesin aşk! Salın beni kuyuma, kefenimin iliğini arkadan vurarak!
‘’gelmeyi istememişti hiç…
böylesi gidişi istemediği kadar…’’

şimdi hangi ölüm tekil çekilmeyi vaat ediyor bana, yırtınarak! Ki aşk değil midir ,
iki kişilik cinayetlere tek tabut kaldırmayı maharet saymak? Değil midir ki aklı çarık yapıp,
yürek tokmaklarına dervişane vurulan mühürlerle delilik dergahından cazet almak?
Firdevs-i a'lasındayım aşkın… Son durak…
Önüme durma anneee..! Heveslendim bir kere , ölesim var…Eteğine düşen kor vurmadan ciğerine,
hadii dikil şehr-i yârin alın hizasına… İyi bakk!... Bir ben miyim sanıyorsun intihar yolcusu yalınayak?
Koşşş yedi tepe arası sa'ylarda, sen oku selamı türkü yakarak…

''o yar..nefs elinden şarap içmiş kaç vakit önce.
Dilini vurdu yavruma soyu yücelsin diye.
Kınalanmış gayrı, dönüş yok ki geriye.
İzzet-i dergah'ında kabul buyur Rabbisiiii...
Kızım…
Kurban oldu…
Aşka…''

14 Aralık 2009 Pazartesi

ACININ RENGİ HEP AYNIDIR.....SİYAH


Susunca tarih, gök uzaklaştıkça tepemden, gönül unutunca erdemi, sesler içime düşünce, Mecnun’ lar ölünce anladım susmanın kıymetini. Bir mazi, bir mavi kadar yitirince sus dedim kendime. Sus ve yaz.
Konuşacak kadar gücüm de yoktu zaten. Hem kavrayınca insanların konuşamadığını, kırılınca güzel bir sese olan inancım, Şems gibi bir seyda bulamayacağımı anlayınca sustum. Yunus gibi diyemeyince, bir deli gibi yalvaramayınca, gündüz gibi duramayınca gecenin yanında konuşmak istemedim. İçimdeki ihtişamsız kalabalığa varlığımı da dahil ederek tümden sustum. Sustuğumu yazdım.
Bir defada mezarı kazılan milyonlarca kişi yerine sustum. Bin mezar dar gelecekti sustuğum için. Yalan yere öldürülen insanlar isyanı olarak konuşmadım. Sadece bir mezara dahildi oysa.
Uzun bir göçün kuşlarını içimde tünemeye davet ederek susabildim ancak. Leylek güneyden sıcak getirdi, güvercin doğudan özümü almış gelmiş, bülbül de viran zamanların gülünü getirmiş, Leyla’ dan selam getirmiş. Tüm bunları, bir kuş baharını içime gömerek sustum. Susunca göçü yazdım. Yazdan kışa, gökten toprağa, sudan ateşe, gözden cana, mezardan beşiğe, Leyla’ dan Aslı’ ya olan göçü. Susunca anca yazabildim göçü .
Eskiden gidenlerin ardından yıldız seçen aşıklar varmış. Yeni zamanın aşıkları yıldız beğenecek kadar gidenlerini düşünmüyorlar. İşte ben yıldız çobanları için sustum. Her gece çoban oldum ve her gece hilale eş bir değnek alarak elime – sevda gibi – yıldız güttüğümü bilirim.
Sükuta alıştıran bir şehrin sesleri ölmüş insanlarını görünce sustum. Verilebilecek cevapların en güzelini bulmuştum oysa : Şehir sükut şehri olunca insanları da kör bir sükutun insanı oluyor. Lakin bu nasıl sükut? Sevmeyen, acı çekmeyen, yanmayan sükut mu olurmuş? Şehrin sükutu işte...Öylesine.
Ben ki yüreğim göçmeden önce sustum.
Bir gün, elvedadan önceydi. Yüreğime kadar geldi o ses : “Sus... Konuşmanı istemiyorum artık. Erdemsiz niyetlerini anlatma bana.” Elvedadan sonraydı, ezelin ve ebediyetin sustuğunu da gördüm. Sonrasında elvedalar da lal oldu. Adım bir boşluğun dibinde çırpındı durdu.
“Sükuta itaat” diye ferman yollamıştı gönlüm bana en sonunda. Dilinle, aşkınla, ızdırabımla, her şeyinle sükut. Sustum. Sükuta yazdım.
Susunca öz hasretlerim, gözlerime bir yığın telaş doldu. Kimeydi telaş? Ve sessizleştikçe telaş da gidince gözlerimden, yorgun bir masalcı gibi sustum. “Hasretlim” diyecek kadar bile konuşmayı arzulamadım. Sustum hasretlim, hasretliğimi yazdım.
Susmak güzel şey demişlerdi bir zamanlar. Susunca sevmek daha güzelmiş meğerse.
Sustum. Susunca belli oldu acının rengi.....

13 Aralık 2009 Pazar

Kulluğumun ifadesidir, seccadem




Nefsimden huzur-u İlahi’ye kaçış yerimdir. Eğilmez kibirimi rükûda büktüğüm, kırılmaz gururumu secdede sürttüğüm yerin adıdır. Rızk istediğim, ilim talep ettiğim, af dilediğim, yalandan, haramdan, görünmez kazadan ve belâdan, iftiradan, cehennemin narından, kabir azabından O’na sığındığım yerdir.
Zalimden, zulümden, cehaletten, ihanetten kaçarken çalacağım kapının eşiği, beni benden kurtaracak tek Kurtarıcı’nın merhamet makamına iltica dilekçemin kabul yeridir o. İçi başka, dışı başkalardan, dili başka, kalbi başkalardan, aklıyla gönlü arasında köprü kuramayanlardan, hem kendini hem de başkalarını kandıranlardan, zararla oturup zararla kalktıkları halde kârlı olduklarını zannedenlerin zannından O’na sığındığım yerdir; seccade!.. “Var” ;da imtihanımın şımarıklığından, “yok”ta imtihanımın tıkanıklığından, zaafiyetimden, zavallılığımdan, el açıp boyun büktüğüm, diz vurup alın sürdüğüm, Miraç’a “start!” yeridir; seccadem! Nemrut’tan Hz. İbrahim’e, Firavun’dan Hz. Musa’ya, İsrailoğulları’nda n Hz. İsa’ya, Ebu Cehil’lerden Habibullah’a dönüş yeri, küfürden imana geçiş yeri, karanlıktan ziyaya varış yeri, putlardan Allah’a tapış yeridir, seccadem! Şükür yeri, , zikir yeri, fikir-tefekkür yeri, madde ile mânâyı, dünya ile ahireti ayarlama yeri, insan-ı kâmil olma yeridir. Ruhumun, bedenimin huzur bulduğu, Yaradan’ıma sevgimin, muhabbetimin, bağlılığımın, ibadetimin; kulluğumun ifadesidir, seccadem! Necaset dolu dünyamda seccade kadar pak bir mekânım, ahirete; seccade kadar, seccade gibi, götürebileceğim bir “ahiret sermayem” olsun inşAllah..

Alıntıdır...

1 Aralık 2009 Salı

Bugün Doğum Günüm




Gün olarak tam tutmasada 24 yıl önce bu zamanlarda dünyaya gelmişim.

Aralıkta doğmak nasıl bir duygudur diye sorarsanız aralıkta doğmak üşümektir. Dünyaya gelirken bir üşüdüm ve hala üşüyorum içimdeki üşüme hiçbir zaman geçmedi. Sonra birisi geldi üstümü örttü çaresizdim, muhtaçtım birisi tarafından örtünmeye ihtiyacım vardı. Sonra beni örten kişi beni hiç açıkta bırakmadı.

Ne zaman üşüsem O beni bir örttü ki bütün bedeniyle örttü.

O beni bir örttü tüm kalbiyle örttü.

Tanımıyordum ilk başta puslu gözlerle bakıyordum ona. Sonra gözlerim aşinalaştı ona, nereye baksam onu görmek istiyordum onu görmeyince kalbimin tam orta yerinden ağlamak geliyordu. Ağlamayı nerden öğrenmiştim ki acaba? Peki ya gülmeyi nereden öğrendim?

Onu görünce de gülüyordum ama sadece fiil olarak değil bütün çevremdeki meleklerle gülüyordum elleriyle onu bana gösteriyorlardı ben gülüyordum..

O bana bir güldü ben ona güldüm

O bana güldü ruhum ona güldü

O bana bir dokundu

Ruhum ona dokun/du


Ben aralıkta doğdum bir üşüdüm ama hep üşüdüm. Güneş hiç bakmadı bana hep kara bulutlar üstümde gezdi sanki istenmiyormuşum gibi peki benim suçum neydi ki beni soğukta neden bıraktı ki. Neyse sonra birisi çıktı kaldığım yeri ısıttı güneşe inat.

‘’O’’ odayı bir ısıttı benim içim ısındı, ‘

’O’’ odayı bir ısıttı benim içim O’na ısındı.


Ben aralıkta bir acıktım hep acıktım. Dünyanın kuralı acıkmak ve açlığını gidermek, kendi rızkına tabi olmakmış. Ben nerden bilebilirdim ki benim rızkım, kısmetim nerde. Bilsem bile onu alıp yemeye ne halim var ne ahvalim, tutamıyorum hiç bir şeyi. Ağzımın yerini bulamıyorum. Sonra rızkım kendi geldi. Sadece bana ağzımı açmak kaldı. Gözlerimi daha açamıyordum hala puslu bakıyordum ama kim olduğunu tahmin edebiliyordum. Tabi ki de beni örten, beni ısıtan kişiydi başkası olamazdı. Daha çok sevmeye başlamıştım onu.

O’ nu bir sevdim….

Pir sevdim

Sevmekten vazgeçmedim.

O beni doyurdu ruhum O’nu arar oldu.


Ben aralıkta doğdum yağmurlar yüzüme yağdı. Ağladım, kendi gözyaşlarımda boğuldum sandım. Öyle bir ağlamak ki her ağlamamın bir anlamı vardı. Sebepsiz hiç ağlamadım ama sebebini de bilmeden ağladım.

O’ bir sildi gözyaşlarımı

Ama hep sildi…


Ben aralıkta doğdum bir kere yanıldım ama bin kere yandım. Bilmiyorum aralıkta doğmamın sebebimiydi ki? Ama dünyada beni hiç yanıltmayan birisi var biliyorum. Bütün zerratımla biliyorum bütün mütemadi isyanlarımla biliyorum ki ve tastikliyorum.

Ben O’na bir kandım binler kere inandım.


Biliyorum bugün 2 aralık benim doğum günüm ama bu en başından beri saydıklarım beni 24 yıl önce dünyaya getiren ve beni doğuran kişi Annemin doğum günü kutlu olsun çünkü doğum yapan O’ydu.

Doğum günün kutlu olsun Anne…


Mehmet Adın

Sana Nazarım Değdi Henna' Gözlerini Okurken



Gece döküldü kuşpalazı özlemin yakasından. Bu yalnızlık salgın henna! Şifahen üflemiş anneler kul bohçası kundağına tüm zehirli elma tüccarlarının eşgalini. Besmele çek henna, aşk haram lokma!


Dilime toprak at henna’! Tüm utangaçlıklarımı gömdüm ben boğazımda iki düğüm ardına. Babamı uyandır ölüm uykusundan. Söylesene , hanginizin gücü yeter saçlarıma sarılmaya? Gözlerimi salla ölüm kalım arası… Nasıl olsa kalsam ölürüm henna’, ölsem kalırım! Dudaklarımdan dökülüyor bir serseri kent, bir masum katil, bir de leylifer. Her seher yazgısında hep aynı mı bu replikler? Öyleyse Benimle oynar mısın yarım ağız hayat? Hadi saklambaç henna’, melek de sıra. Evvelim, ezelim, nazenim aşk! Demedin mi sana henna’, arkana bakma!

Kızıl gece… Hırçın sabâ…
Ay ışığında yalan söyleme bana , öldüm deme henna’, doğduğunu gördüm! Arka bahçedeyim, yirmi bir yıl kova kova hıncımı saldığım kuyu başında. ‘Leylak’ dersem çıkar mısın , hani gözlerine benzeyen? Bilmem ki sana kaç nevbaharı giydirsem… Bu Meryem orucu hangi beşerin vahyinden düştü dile henna, ‘biz’ dersem çık, ‘ben’ dersem korkarım aklım çıkacak sensizlikten!