30 Eylül 2010 Perşembe

Şah ve Sultan- Yarın kitapçılarda




Tutku…
Güzellik…
Aşk ve savaş. Sadece gönüllerin değil alınların, kemiklerin ve gözlerin alev alev yandığı savaş.
Kahramanlarını, Yavuz Sultan Selim’i de Şah İsmail’i de tarihin merdivenlerinde bir basamak aşağı indiren bir basamak yukarı çıkaran savaş.
Çaldıran...
Şimdi Çaldıran ne 500 yıl geride ne 500 yıl ileride.
Savaş tasında büyücünün gördüğü neydi?
Kızılbaşlık!
Sünnilik!
İktidar hırsı.
Aşkın bir çökelti gibi dondurduğu zaman!
Korku? Ya o?
Yazar biraz da korkuların üstüne gidendir.
Tarih ileriye doğru çözüldükçe ağacın kökleri de görülecektir.
Alevi de Sünni de bağlıdır o köke. Birdir o toprakta.
Gölgeler büyümüşse ışığı değil korkuyu yenmek gerekir.
Karanlık ve kör ışığın egemenliği boğmasın artık nesilleri.
Ve işte bir kez daha aşk!
Şiir kadar iktidar atında rüzgâra ve ateşe doğru yol alan iki hükümdar.
Şah ve Sultan…
Dünya incisi zarif ve asil kadınlar. Yeminlerine bağlı erkekler.
Masal kadar gerçek.
Büyüleyici olduğu kadar umut verici.
Şah&Sultan her cümlesi aşkla okunacak bir kitap.
İskender Pala’dan…

29 Eylül 2010 Çarşamba

Sen sırrımsın




Yaklaştıkça seni göremiyorum...ışık artıyor körleşiyorum...seni göremiyorum
artık...sana bakamıyorum...gözlerim kalmıyor...hiç ses kalmıyor...hiç gölge yok
burada...hiçbir şey yok...herşey yok oldu...sadece sen kaldın...sadece sen.

Sen sırrımsın. Sırrımı sende gözetiyorum. Sen kendini bende seyret. Bende kim ben olduysa onu bende gözet.
Artık harfi, sesi, sözü bırakıyorum.
Burası sadece sensin


Sadık Yalsızuçanlar

16 Eylül 2010 Perşembe

Masal bitmiştir artık

Aşk bir masaldır artık. Eskilerin canıyla beslediği aşk, kitap sayfası; eskilerin kanıyla beslediği aşk, mürekkep damlası olup raflara kaldırılmıştır. Gökten üç elma yerine üç harf düşer

AŞK

Ve aşk… Çürüyen elmalardan da öte ayaklar altına, kurtlar sofrasına ve et pazarına düşer. Aşk, günübirlik sevdâların kana bulanmış ellerinden, leke bulaşmış dillerinden bunalır da Yûsuf gibi kuyulara, zindanlara düşer.

Masal bitmiştir artık…



Şimdi… Sorarım sana ey modern çağın akıllı âşığı! Cep telefonlarında, sanal ortamlarda, eğlence mekânlarında ayağa düşen aşkın ellerinden tutup pervâne misali bedenini bir alevde unutup ve bülbül gibi gözlerini bir gülde uyutup kendini sevgide, kendini sevgilide kaybettiğin oldu mu? Yoksa “çıkma” adı altında devşirdiğin sahte çiçekler bâkîydi de gerçek aşkın soldu mu?

Masal bitmiştir artık…


Şimdi… Cevabın sende kalsın modern çağın mantıklı âşığı... Umudumu olsun bana bırak. Cismanî, bedenî, dünyevî arzuların zehirli ipleriyle boğulan gönül; hayâli, rûhanî, uhrevî bir nefesle dirilir bir gün... İnsanlar aşk diye andıklarının, gerçek aşk sandıklarının aslını anlar bir gün... Ve açılır gerçek aşk sandıklarının tozlu kapağı… Kırılır kilit, bozulur mühür… İnsanların sahte riyasından sıyrılıp aşkın o saf rüyasına vâkıf olur gönül… Aşk, iki günlük duyguların iki yüzlü hâlinden ve menfaatle beslenen sevgilerin ahvâlinden ayrılır. Maskeler düşer bir bir… Perde iner ve oyun biter.

Masal bitmiştir artık…


Ve ben… Mutlu sonları umarken, gerçek aşkı ararken, “çıkan” insanlar arasında kaldım bir başıma… Çığ gibi bir çağ kaldı kanlı avuçlarımda. Sözüm, zirveden eteğe düşen ve düştükçe büyüyen bir aşk zihniyetinin tam altında. Karlar altında…
Heyhat! Eski dünyamızın eski aşklarına limanda kalmış yolcu gibi bakıyorum.

Ah hayat!



Daha onu görmeden sevgilinin zülfüne berdâr olan, sevgilinin Elif boyundan sonra iki büklüm Dal gibi kalan, onun peykânını en kutlu hediye gibi gönlünde saklayan divânelerin, virânelerin, biçârelerin hâlini bu dünyanın âşıklarında bulamadığım için olsa gerek…

Bir gözyaşı damlasıyla kendimden akıyorum. Yakıyorum yalan sevdâ masallarını.

Ve bir Dîvân sayfasında hapsedip gülümü, bülbül gibi şakıyorum. Üstadın kelâmıyla vesselâm:

Aşk imiş her ne var âlemde…

Senem Gezeroğlu

15 Eylül 2010 Çarşamba

Aşk- İskender Pala



Gönül ki, Allah'ın evidir, aşkın her çeşidine itibar eder. Bütün milimetrekarelerinde aynı sevgili olmayan bir gönül aşkı bilir mi acep?! Bir kuru yakınlaşmayı, ilgiyi aşk sanarak yaşanılan ömür adına vaveylâ ve va esefâ!... Bir Cemal'e kul, bir Ahmet'e köle, bir Leyla'ya deli ve bir ışığa pervane olmayanın aşkı mı vardır, ya aklı mı vardır ki!...

İskender Pala



...

14 Eylül 2010 Salı

Sevgili Hatırlayınca




Ârızın yâdıyla nemnâk olsa müjgânım nola,
Zâyi olmaz gül temennâsıyla vermek hâre su

...

(Sevgiliyi hatırlayınca kirpiklerim ıslansa da önemli değil. Benim temennim gülleri sulamaktır diken sulanınca su zayi olmaz)


(Fuzuli)

Her Satır Bin Ah Eder- Kadim Dolunay




Her dokuduğum söze bin tokat düşer kitab-ı aruzda
Duygularımı derinlere iten, sevincimin azlığıydı
Kalemim savunmaya çekildi, düşüncelerim taarruzda
Mürekkebimi siyah yapan, sayfalarımın beyazlığıydı


Ayraç koydum her anıma, bir külfeti yaşamaya başladım
Besmele miktarınca inşirah duydum gecemin ayazında
Şu fakir ömrü, sonsuz hayatın zenginliğine bağışladım
Her 'ah' bir dua niyetiyle yükselir gönlümün avazında


Bir dağın sinesinde yankılansa vaveylam, yine az gelir
Yusuf kokan kuyulardan çıkardım yalnızlığımın demini
İçimde, müebbede mahkum özlemlere itiraz yükselir
Çatlar, 'sessizlik' isteyen emirle, arsızlığımın zemini


Heybeme nice hayaller sığdırdım, umutla döndüm ufkunda
Efsunlu cümlelerim yok benim; her harfin sonunda bir keder…
Çocuksu gülüşlerim kaldı, yorgun uçurtmaların ucunda
Makbere boşalınca bedenim; ağlar, her satır bin ah eder…


Kadim Dolunay

11 Eylül 2010 Cumartesi

Belli ki ateş sınandı İbrahim'le''Ey ateş serin ve selametli ol!''(Enbiya 69)



İbrahim mi ateşle sınandı, ateş mi İbrahimle sınandı; bilinmez. Ama değişen ateş oldu, İbrahim (as) değil. Belli ki ateş sınandı ibrahim'le (as). İbrahim vazgeçmedi teslimiyetinden, ateş vazgeçti tıyniyetinden. İbrahim şüphe etmedi Dostun merhametinden, ateş vazgeçti yalımından, yakıcılığından. Nasıl melekler ve iblis, Adem (as) üzerinden sınandıysa, ateş de İbrahim (as) üzerinden sınandı. Meleklerin secdesi Adem'e (as) değildi, ''Ademe secde edin!'' diyen Rabbe doğruydu. Ateş de İbrahim'in (as) kendisine değil Rabbine teslim oldu. ''Ben ateştenim!'' deyip de secdeden uzak duran iblisi utandırdı ateş. ''Ateşten'' bile değil ''ateş'' olduğu halde topraktan İbrahim'e ''secde etti''. Kendine yanmaya devam ediyor şeytan!

(Vahyin Binbir Sesi)

Sevgili Dost



Bu bayramda hangi elleri öptün,bana da haber ver.Günahkar dudakların siyah lekeler bırakacağı beyaz bir el bulabildin mi?Yoksa sen de benim gibi katrandan ellere mi yapıştırdın,kömürden dudaklarını!Yoksa sen de mi çağırdın yardımına çocukları:

"Ah çocuklar!Kapı kapı dolaşıp,şeker toplayan çocuklar!Bırakın, ...öpelim ellerinizi.Siz bize şeker verin! "

Ali Ural

10 Eylül 2010 Cuma

Şevval Orucunun Önemi



Şevvâl ayında tutulacak oruçlara dâir
Bilindiği üzere Allahü teâlâ, kullarına çok acıdığı için, bazı gecelere, günlere ve aylara husûsî kıymet vermiş, bu zamanlardaki duâ ve tövbeleri kabul edeceğini bildirmiştir. Kullarının çok ibâdet yapmaları, duâ ve tövbe etmeleri için bu gece, gün ve ayları sebep kılmıştır. Meselâ Cuma, Bayram ve Kandil günleri ve geceleri, Müslümânların mübârek gün ve gecelerindendir. Şüphesiz ki, bu mübârek gün ve gecelere kıymet veren Allahü teâlâdır. Şüphesiz ki, herhangi bir nâfile ibâdetin sevâbına kavuşabilmek için îmânda ve farzlarda kusûr olmaması, harâmlardan kaçıp günâhlara tövbe etmek ve o işi ibâdet olarak yapmaya niyet etmek şarttır. Oruç tutmanın sevâbı çoktur Bu mukaddimeden sonra belirtelim ki, oruç kazâsı olmayanın, nâfile oruç tutması çok sevâptır. Aslında her zaman oruç tutmak sevâptır; fakat Şevvâl ayında tutulan orucun daha çok sevâbı vardır. Şimdi şevvâl orucundan bahsetmeden önce, genel olarak “oruç”la ilgili birkaç kelime söyleyelim: Sevgili Peygamberimiz, orucu anlatırken, “Oruç, Cehennem ateşinden koruyan bir kalkandır” (Buhârî), “Gizleyerek, bir gün nâfile oruç tutana, Allahü teâlâ, Cennetini ihsân eder” (Hatîb) buyurmuşlardır. Hattâ “Bir gün nâfile oruç tutan kimsenin kavuşacağı sevâba, yeryüzü dolusu altın veren kimsenin bile kavuşamayacağını” (İbn-i Neccâr) belirtmişlerdir. Her ay 3 gün oruç tutmak çok iyidir. Çünkü hadîs-i şerîflerde buyurulmuştur ki: “Her [kamerî] ayda, üç gün oruç tutmak, bütün yılı oruçlu geçirmek gibi sevâptır.” [Buhârî] “Her ay 3 gün oruç tutan, yılın tamamında oruç tutmuş gibi olur.” [Müslim] Bu oruçları, “Eyyâm-ı bîd” denilen kamerî ayların 13, 14 ve 15. günleri tutmak iyi olur. Çünkü hadîs-i şerîflerde buyuruldu ki: “Ayda 3 gün oruç tutan, ayın 13, 14 ve 15. günlerinde tutsun.” [Nesâî] “Her ay, eyyâm-ı bîd’da oruç tutan kimse, yılın tamâmında oruç tutmuş gibi sevâba kavuşur.” [Nesâî] Yine bu oruçları, Pazartesi ve Perşembe günleri tutmak çok iyi olur. Çünkü hadîs-i şerîflerde buyuruldu ki: “Cennetin kapıları, Pazartesi ve Perşembe günleri açılır.” [Müslim] “Ameller, Pazartesi ve Perşembe günleri, (Allahü teâlâya) arz olunur. Ben de amelimin oruçlu iken arz olunmasını isterim.” [Tirmizî] Şevvâl orucunun fazîleti Ramazân ayında oruç tuttuktan sonra, Şevvâl ayında da 6 gün oruç tutanlar, senenin tamâmını oruç tutmuş gibi olurlar.
Çünkü hadîs-i şerîflerde buyuruldu ki:
“Ramazan orucunu tutup, Şevvâl ayında da altı gün oruç tutan, bir yıl oruç tutmuş gibi olur.” “Ramazân orucu ile Şevvâlde de altın gün oruç tutan, bir yıl oruç tutmuş sayılır.” [İbn-i Mâce] “Ramazandan sonra, Şevvâl ayında da 6 gün oruç tutan, anasından doğduğu günkü gibi günâhsız olur.” [Taberânî] “Ramazân ayı orucu on aya, Ramazândan sonra tutulan 6 gün oruç da iki aya mukâbil olur ki, böylece bir yıl oruç tutma sevâbına kavuşulur.” [İbn-i Huzeyme] Kur’ân-ı kerîmde, “Bir hasene işleyene, en az 10 sevâb verilir” buyurulmaktadır. Bunun için, Ramazân-ı şerîfte tutulan 30 gün oruca karşılık 300, Şevvâl ayında tutulan 6 gün oruca karşılık da, 60 gün sevâb yazılacağından, toplam 360 gün oruç tutulmuş gibi olur. Hicrî sene de 354 gün olduğundan, böylece bütün sene oruçlu geçirilmiş sayılır. Şevvâl orucu ne zaman tutulur? Bazı âlimler, bu 6 gün orucun, bayramdan sonra, vakit geçirmeden, hemen tutulmasının iyi olacağını bildirmişlerdir. Ama bu oruçları aralıklı tutmak da câizdir. Fıkıh kitaplarında, 30 gün içinde altı gün oruç tutulur diye yazılıdır. Pazartesi ve Perşembe günleri oruç tutmak sünnet olduğundan, Şevvâl ayında oruç tutmak isteyenlerin, bu günlerde tutmaları münâsip olur. Oruç kazâsı olanların da bu günlerde tutmaları iyi olur. Ramazan orucunun eksikliklerini tamâmlar. Ali el-Havvâs hazretleri buyurdu ki: “Şevvâl ayında tutulan bu altı günlük oruca da, Ramazân-ı şerîfteki saygıyı göstermelidir. Çünkü, Şevvâl ayında tutulan oruçlar, Ramazân ayındaki oruçların eksikliklerini tamir durumundadır.” Şevvâl ayında olsun, diğer mübârek gün ve aylarda olsun tutulan oruçlar hep nâfiledir. Yani farz oruç gibi değildir. Sevâbı ne kadar çok olursa olsun, nâfile oruçların hiçbiri, farz ile kıyâslanamaz. Farz borcu olanın nâfilelerine sevâb verilmeyeceği bildirilmiştir.
Farz namaz borcu olan, nâfile ve sünnet kılamaz, ancak oruç tutabilir. Çünkü bu kişi, ikinci Ramazâna kadar oruç borcunu ödeyebilir. Ama bu altı günleri tutarken, kazâya da niyet ederse, hem bugünlerde oruç tutmuş olur, hem de kazâsını ödemiş olur.
Bunun için üzerinde oruç kazâsı olanlar, Şevvâl ayında ve diğer mübârek günlerde tuttukları oruçlara niyyet ederken, kazâya kalan oruca niyyet etmelidirler. Böylece hem kazâları ödenmiş, hem de o mübârek günlerde oruç tutup, va’dedilen sevâba kavuşmuş olurlar. Şunu unutmamalıdır ki, farz olan bir ibâdet, bir özürden dolayı vaktinde yapılamamış ise, bunu daha sonra, ilk fırsatta kazâ etmelidir.

Ağyarı Sürüp

ağyarı sürüp gönlüm evin halvet edindim
ta kim gele o yar ana mihman ola bir gün
~~


"bir gün o sevgili gelsin misafir olsun diye, gönül evimden yabancıları çıkardım. gönül evimi boş bıraktım"

9 Eylül 2010 Perşembe

Gelme Ey Sürur

"dilde gam var şimdilik lutfeyle gelme ey sürur
olamaz bir hanede mihman mihman üstüne"


Rasih


"Gönülde şimdilik gam var ey neş'e,şimdilik gelme.
Bir yerde misafir misafir üstüne olmaz..."




8 Eylül 2010 Çarşamba

Hayırlı Bayramlar



Bülbülüm şâd, güllerin ikramı ikram üstüne

Haneniz görsün yine bayramı bayram üstüne

.....

Mubarek Ramazan Bayramı sevdiklerinizle beraber sağlıklı ve huzur içinde geçirmenizi dileğiyle.
Ramazan Bayramızı Kutlarım

...


Ah benim Yusuf'um, ah benim, ah / senim




Züleyha'nın Yusuf'a hâlini arz edişidir...

Yusuf diye yazdı, namenin en başına, sayfanın tam ortasına. İçinden binlerce Yusuf ses verdi.

Ey içimdeki yıldızlar mütercimi, ölü olmayan kuşlarım benim
Mısır'ın ruhuna mürekkebinin kokusunu uçuran Yusuf'um.
Nil sularına dökülmüş kandillerin aydınlığı
Gizli bahçelerden geçen yeşillerin ıslak çoğulluğu.
Konuşan ağacım bana, konuşan ırmağım benim.
Işıklı yağmurum.
Gözlerimle gören ey, gözleriyle gördüğüm.

Yusuf dedi Züleyha, namenin tam ortasına, sayfanın başına. İçinden bin Yusuf daha ses verdi.

En derin kuyusunda kaybolduğum ey,
Nil'in sesi geliyor, gelsin, sesim Nil'e gitmiyor gitmesin.
Sesi bana gelmeyen, sesim ona gitmeyen ey.

Züleyha sayfanın ortasından devam etti, Yusuf, dedi.

Ey kalbimle seven
Ey kalbiyle sevdiğim.
Muhabbeti kolay giyilir libas olmayan,
Vahayı terk edip çölün rahmetine düşen defterim,
Yitik tahtına gönlünce kurulan çöl misillemesi sevdiceğim,

Çöl çiçeği
Ah benim yitik ezel gülü vasfınca sahiplendiğim, ah beni ezel gülü vasfınca sahiplenip de sahiplendiğini henüz bilmeyen sevgilim,

Ah benim! Ah benim!
Ey adı gelecek zamanların ve mekanların insanlarına adımla bile kalacak olan,
Ey adım adıyla bile yazılacak olan
Sularıma dökülen karanlık, yoklarımı örten aydınlık
Tezatlarım benim, benim tekrirlerim
Ama muhabbetinden asla rücu etmediğim
Gün geçtikçe çoğalan benzetmelerim,
Sözcüklerim, lügatim, lisan hacmimce vasıflandırdığım vasfım.

“Yusuf” yazdı Züleyha, sayfanın ortasına. Hâlâ hitaptaydı kalemi, bir satır ileri geçemedi. "Bir satır ileri geçsem hitaptan," dedi, "yanacağım". Ses verdi içinden bir ses: “Yan o zaman, yan o zaman!”

Züleyha, devam etti:
Ah benim Yusuf'um, ah benim, ah / senim,” dedi, başka bir şey diyemedi.

Züleyha, Yusuf'a bir mektup yazmaya başlayınca “Yusuf” diye başladı, “Yusuf ” diye bitirdi. Gördü ki hitaptan öteye geçemedi.Anladı ki aşkın namesinde ser-nâmeden öte kelam yok. Ve Züleyha'nın lügatinde, “Yusuf”tan öte sözcük yok.

Nazan Bekiroğlu

Sufi'nin bedduası böyle olur :)




BİR GRUP sûfî, Dicle kenarında Maruf-u Kerhî ile oturuyordu. O esnada, nehirden, bir sandal içinde def çalan, danseden, içki içen bir genç topluluğu geçti.
Sûfîler, Maruf’a:
“Şunları görüyor musun, açık açık nasıl da Allah’a isyan ediyorlar?” dediler ve eklediler:
“Bu serserilere beddua et!”
Bunun üzerine, Mâruf ellerini göğe kaldırdı ve:
“Allahım” dedi, “bunları bu dünyada nasıl neşelendirdiysen, ahirette de öyle neşelendir.”
Mâruf’un bu duası sûfîleri şaşırtmıştı.
“Biz senden dua değil, beddua istemiştik” dediler.
Mâruf şöyle cevap verdi: “Eğer Allah bunları ahirette neşelendirmeyi murad ederse, bu dünyada kendilerine bu hayattan tevbekâr olmayı nasip edecektir.”

Maruf-u Kerhi Hayatını Okumak için: http://www.gavsulazam.de/turk/silsile/marufi-kerhi1.htm

7 Eylül 2010 Salı

Aşık Olana Sor

Yılın en uzun gecesinin hangi gece olduğunu
müneccimler ile takvim düzenleyenler asla bilemezler. Onun hangisi
olduğunu ancak gama müptela olmuş aşık bilir


(Katre-i matem)

Ateş ilk önce sevilene daha sonra sevene düşer


Ey aşık, hani özlem çekiyorsun ya sevgiliye !
Bil ki sevgilidendir özlemin özü.Odur asıl sana özlem duyan.
Çünkü o tutuşturmayınca alevi, kimsede olmaz ateş...
Ve aşk ateşi önce sevilene, ondan sonra sevene düşer
...

Hz.Mevlana

...

Dikeni çıkarırsan buna vefa mı derler?


Mecnun bir gün fırsat buldu, Leyla ile oturmaya muvaffak oldu.Leyla, onu sınamak için bir dilekte bulundu:

- Ey âşık! Neyin varsa getir.

- A ay yüzlü, dedi Mecnun, aşkınla ne suyum kaldı, ne kuyum. Ne ciğerimde azıcık kan, ne gözümde bir nebze yaş. Aklımı yağma ettin, uykumu çaldın. Artık bir canım var, emreyle onu vereyim.

- Ben onu senden ne vakit istesem alırım, başka neyin var, sen ondan bahset.
Mecnun o vakit arandı, yakasında sakladığı bir iğnesi vardı, onu çıkarıp sevgiliye sundu.

- İşte varlık aleminde sahip olduğum tek şey bu iğnedir.Bunu da neden taşıyorum bilmek istersen, çölde, ovada seni izlerken çok düşüyorum, kendimden geçiyorum; oralarda ayağıma, bedenime dikenler batıyor; bu iğneyle o dikenleri çıkarıyorum.

- İşte bunu istiyordum ben senden. Eğer aşkında gerçek isen bu iğne nasıl layık oluyor sana? Dikeni çıkarırsan buna vefa mı derler?!


İSKENDER PALA ~ Aşknâme

6 Eylül 2010 Pazartesi

Seven biraz da neyi sevdiğini bilendir !!


Oysa sevmek en fazla,
neyi sevdiğini fark etmek demektir
ve
seven biraz da neyi sevdiğini bilendir.
Çünkü ışığın kaynağı TEK tir .
Ve kim
aydınlığın kendinden menkul olduğunu iddia edebilir?

Her aşk, O’na çıkar sonunda.

O’ndan başkasını sevmek imkansız gibidir.

Seven neyi sevdiğini bilse de bu böyledir,

bilmese de.
Bu yüzden değil mi ki
kendini kaybetmek gibi görünen aşk, aslında kendini bilmek.

İstese de insan O’ndan özgeyi sevme şansı yok.

Mülk gibi aşk da O'ndan.
Ruhunda O, kalbinde O, canında O, cisminde O, aklında O..

Sevginin yanılgısı yok.


Yanlış olan neyi sevdiğini bilmemek ve yanlış yol çizmek..

Nazan Bekiroğlu

4 Eylül 2010 Cumartesi

Kürk Mantolu Madonna

Uzun süredir okuduğum kitapların özetlerini pek paylaşmıyordum fakat bu kitap farklı,etkileyici geldi, aklımda kalan ve kenara not aldığım sözleri paylaşmak istedim.
Sabahattin Ali’nin 1942 yılında yazdığı bir romandır.
“Kürk Mantolu Madonna bir insanın yalnızlığını, küçüklüğünden ta ki ölümüne kadar kimseler tarafından anlaşılmamayı ve herkes tarafından soyutlanan bir adamın aşkını anlatmaktadır.”
Romanın ana karakterleri almanca tercümanı olan sessiz, sakin, herkesin bu sakinliğiyle sıkıldığı Raif Bey ile Almanya’ da karşılaştığı Maria Puder arasında geçiyor...
Roman Raif beyin hayattan kendini soyutladığı, onu kimsenin anlamayacağını bildiği için tek yaptığı şey başından geçenleri günlüğüne yazması üzerine kurulmuştur. Bu günlükte çocukluğundan itibaren özellikle babasının onu meslek öğrenmesi için gönderdiği Almanya’daki yaşamından bahsetmiştir. Raif'in gençliğinde bir resim sergisinde gördüğü resimdeki kadından etkilenir. Resimde gördüğü kadının gerçekte karşısına çıkacağına kendine inandırır ki belli bir zaman sonra karşılaşırlar. Fakat Raif; kendine güveni olmayan, tamamen her şeyi kendi iç âleminde yaşayabilen dışa pek yansıtmayan birisidir ve o kadını görse bile elinden bir şey gelmeyeceğini bilmektedir. Fakat her ne olduysa o kadınla (Maria Puder) karşılaşır ve çok iyi bir ikili olurlar. Çok samimi olmalarına rağmen Raif’in Maria Puder’den belli bir süre aşkına karşılık bulamaz aslında Maria da Raife karşı ilgisiz değildir ama Maria'nın daha önceleri yaşadıkları nedeniyle hiçbir erkeğe güvenemez fakat yinede Raif’le yakınlaşmıştır. Daha sonra eniştesinden babasının vefat haberi alması üzerine Berlin’den memleketine dönmeye karar verir Maria’da hastalığı nedeniyle Prag’a dönemeye karar verir. Mariayı Prag’a yolcu ederken Raif'e "beni nereye çağırırsan gelirim" der ve gider. Maria Puder’le ara sıra mektuplaşırlar bu sıralarda Raif Mariayı Havrana yani yaşadığı yere getirme planları içerisindedir fakat belli bir süre sonra o kadar mektup göndermesine rağmen bir sır gibi Maria’dan haber alamaz, daha sonra Raif kendi hayatını kurmaya karar verir fakat hala aklı Maria’da kalır. Aradan 10 yıl geçer tesadüf eseri Berlin’de kaldığı pansiyon sahibini Ankara’da karşılaşırlar. Raif’in aklında tek soru vardır o'da Maria'nın akıbetini sormak ama bu soruyu sormaya bir türlü cesaret edemez en sonunda Maria'dan alakasızmış gibi Maria'nın durumunu sorar. Pansiyon sahibi Maria'nın doğum sırasında hayatını kaybettiği ve bu doğumdan bir kızı olduğunu söyler. Maira’nın Raif'e sana bir süprizim var derken bir kızları olacağını saklamıştır. Aradan 10 yıl sonra Maria’nın öldüğünü ve Maria’dan bir kızı olduğunu öğrenir.
Kitaba adını veren "Kürk Mantolu Madonna" adlı tablo Andrea Del Sarto tarafindan yapılmış "Madonna della arpie" isimli tablodur

Romandan inciler:
“Nedense, hayatta bir müddet beraber yürüdüğümüz insanların başına bir felaket geldiğini, herhangi bir sıkıntıya düştüklerini görünce bu belaları kendi başımızdan savmış gibi ferahlık duyar ve o zavallılara, sanki bize de gelebilecek belaları kendi üstlerine çektikleri için, alaka ve merhamet göstermek isteriz.” (s.11)

"İnsanlar birbirlerini tanımanın ne kadar güç olduğunu bildikleri için bu zahmetli işe teşebbüs etmektense, körler gibi rastgele dolaşmayı ve ancak çarpıştıkça birbirlerinin mevcudiyetinden haberdar olmayı tercih ediyorlar." (s.32)

“Niçin ilk defa gördüğümüz bir peynirin evsafı hakkında söz söylemekten kaçtığımız halde ilk rastgeldiğimiz insan hakkında son kararımızı verip gönül rahatlığıyla öteye geçiveriyoruz.”

"Dünyanın en basit, en zavallı, hatta en ahmak adamı bile, insanı hayretten hayrete düşürecek ne müthiş ve karışık bir ruha maliktir!... Niçin bunu anlamaktan bu kadar kaçıyor ve insan dedikleri mahluku anlaşılması ve hakkında hüküm verilmesi en kolay şeylerden biri zannediyoruz? Niçin ilk defa gördüğümüz bir peynirin evsafı hakkında söz söylemekten kaçtığımız halde ilk rast geldiğimiz insan hakkında son kararımızı verip gönül rahatıyla öteye geçiveriyoruz?" (s.38)

“İnsan tahammül edemeyeceği zannetiği şeylere pek çabuk alışıyor ve katlanıyor” (s.46)

“O zamana kadar bütün insanlardan esirgediğim alaka, hiç kimseye karşı tam manasıyla duymadığım sevgi sanki hep birikmiş ve muazzam bir kütle halinde şimdi bu kadına karşı meydana çıkmıştı.”(s.87)

“Bu yaşıma kadar mevcudiyetinden bile haberim olmayan bir insanın vücudu birdenbire benim için nasıl bir ihtiyaç olabilirdi? Fakat bu hep böyle değil midir? Birçok şeylere ihtiyacımızı ancak onları görüp tanıdıktan sonra keşfetmez miyiz?” (s.88)

“Bir ruh, ancak bir benzerini bulduğu zaman ve bize, bizim aklımıza, hesaplarımıza danışmaya lüzum bile görmeden, meydana çıkıyordu...Biz ancak o zaman sahiden yaşamaya -ruhumuzla yaşamaya- başlıyorduk” (s.89)

“Bir kadının bize herşeyini verdiğini zannettiğimiz anda onun hakikatte bize hiçbirşey vermiş olmadığını görmek, bize en yakın olduğunu sandığımız sırada bizden, bütün mesafelerin ötesindeymiş kadar uzak bulunduğunu kabule mecbur olmak acı birşey.” (s.125)

Mehmet Adın

2 Eylül 2010 Perşembe

Aşk kitabından alıntı..


Allah aşkı derya deniz gibidir.
Kendi meşrebince her insan ondan su alır.
Fakat kimin ne kadar su alacağı kabının büyüklüğüne bağlıdır.
Kiminin kabı fıçıdır, kiminin kova; kiminin kırbadır, kiminin matara.

Elif Şafak ~ Aşk


....